Okulda ilk ay

October 23rd, 2015

Vay be zaman nasıl geçiyor. Barış yeni okuluna başlayalı neredeyse 1 ay oldu. (Kartal Hasanpaşa İlkokulu ) Çok hızlı bir adaptasyon dönemi yaşadı. Zaten 18 aylık olduğundan beri okul konusuna aşina olduğundan farklı bir sonuç beklemiyordum. Ama bu ilkokul. Yani ana sınıfına hiç benzemiyor. Üstelik bir de yeni bir yere taşındık. Hiç kimseyi tanımıyordu bu yeni okulda.

ilk bir hafta adettendir anneler kapıda dizilir. Zil çalana kadar beklerler. Her tenefüs çocuğa bir görünülürler falan. Ben de bekledim elbette. İlk gün sınıfa çıktım. Ama sonra Barış bey kendi daha zil çalar çalmaz bahçeye fırlamaya başlayınca sınıfa çıkamaz oldum. Çünkü beyefendi daha ilk günden kendine arkadaş bulup onlarla takılmaya başladı. Ben gene klasik annelik görevimi yapacağım ya güyya, “oğlum gel okulu gezelim birlikte. kantin nerede, tuvaletler nerede göstereyim” dedim. Bizimkinin verdiği cevap “anne ben biliyorum hepsini. aşağıda spor salonu var biliyor musun ?” oldu. Te allahım. Yaw bi dur çocuğum ben de bişeyler yapim. Yok o kendi zaten halletmiş.

Hal böyle olunca 3. gün sordum “hayatım seni bekleyeyim mi yoksa çıkışta mı geleyim” . cevap: ” Sen bekleme anne” oldu. Yani 3.  günden postaladı beni sıpa okuldan. 2. gün de sormuştum ve biraz tereddütle “kal” demişti. ama 3. gün tamamdı artık.

İlk hafta okula bırakırken sınıfa kadar ben çıkardım. Nedeni de diğer annelerin hepsi öyle yapıyorlar ve çocuk kendini kötü hissetmesindi. Ama 1 haftanın sonunda daha okulun bahçesine girdiğimizde bir arkadaşı Barış’ı görüp hiç bir şey söylemeden kolunu omzuna atıp direk okula yöneldiklerinde o da bitti. Barış’ı durdurup zorla bir öpücük koparmasam dönüp bakmayacaktı bile bana. Eşek nolcak 😛

Keza yemekhane olayı da aynen bu şekilde gelişti. Sınıfta sadece 3 kişi yemekhaneye iniyor. Bu nedenle ilk gün ben indirmek istedim yemekhaneye. Güyya anlatacağım nasıl olacağını. Yaw çoktan yemekhaneyi keşfetmiş bizimki. Ama gene de anneliği elden bırakmadım. Gittik birlikte yemeğini yedi falan. Sonra ki gün de gittim indireyim diye. bizim ki elini yıkamaya gitti ve gidiş o gidiş. Bana söylemeden inmiş aşağı yemeğini yemiş sonra da hop bahçeye. Anne beklesin dursun sınıfta.

Böyle manevralar olunca artık hiiç oralı olmuyorum. Nasıl olsa artık okula iyice alıştı. Şimdi ki popüler konu ödevler. Neyse ki insaflı bir öğretmenimiz var. günde 3-4 sayfa ödev veriyor sadece. Yarım saati geçmiyor ödev yapmamız. El yazısı zor evet. hatta itiraf ediyorum bana bile zor. Ama neyse ki (gerçekten şükür çünkü şüpheliydim) üstesinden geliyor. İnce motor kasları anaokulu sayesinde oldukça gelişmiş. Bu nedenle çok da zorlanmıyor. Ama hiç anaokuluna gitmemiş bir çocuğun bu kadar ayrıntılı bir yazıyı yazması mümkün değil. Bu konuda zaten çeşitli kampanyalar da var. Ülkemizde ne kadar doğru el yazısı bu tartışılıyor.

Gelelim kantin mevzuna. Kantin bir facia. Yani güyya milli eğitim bazı kısıtlamalar getirdi. Denetleniyor. Ama gelin görün ki kantinde inanılmaz zararlı şeyler var. Hamburger, sosisli, sucuklu tost, her tür şeker, çikolata, meyve suyu. En kötüleri de markalarının ne olduğu belli olmayan oyuncaklı şekerler. Bir vampir diş modası vardı ilk haftalar. Bütün çocuklar o şekerden alıp ağızlarına da nasıl bir maddeden olduğu belli olmayan plastik dişleri takıp gezdiler. Bizimki de ilk hafta almadı. (bu arada hergün 1 lira harçlığı var. bu konuya sonra geleceğim) Ama sürekli söyledi. Sonra “Anne biliyorum şekeri kötü ama alsam, şekerini atıp dişi taksam olur mu ? ” dedi. Ne cevap verirsiniz ? Elbette ki mecburen “olur hayatım. Ama o plastik de zararlı olabilir. Lütfen çok uzun süre oynama onla” dedim. Aldı ve hemen ilgisini kaybetti. Ama izin vermesem cazip hale gelecekti.

Bu kantindeki zararlı şekerler ve maddeler konusunu Barış ile konuştum. Neredeyse bütün arkadaşlarının harçlığı var ve hiç bir kuralları da yok. Kantinden istediklerini alabiliyorlar. Hal böyle olunca Barış da ikilemde kalıyor. İlk hafta bir kaç kere kötü sakız ve kötü şeker aldı. Eve gelince ya aldığı şekeri bana gösterdi yada kabını. Yiyebilir miyim dedi. Ben de “hayatım bunların zararlı olduğunu biliyorsun. Çok yemek istiyorsan ye. Ama çok fazla yersen zarar verir sana. Sen karar ver olur mu ne kadar alacağına” dedim. Oda bana “anne benim haftada bir gün abur cubur günüm olsun (zaten bizde böyle. ama bu güne artık kendi karar veriyor) ben alayım o gün bunlardan ama başka gün alamayayım olur mu ?” dedi. Yani böyle anlaştık. Ben her gün soruyorum bu gün ne aldın kantinden diye. Oda gerçekten az zararlı olduğunu düşündüğü şeyleri alıyor. Şu aralar çubuk kraker ona masum gelen. her gün onu alıyor. Ama bu kantin olayına bir el atmam gerekecek.

Okul Aile Birliği ile konuştum. Bu konudan onlar da rahatsız. Daha sonra müdür ile görüşeceğiz. Bu arada dayanamadım burada da okul aile birliğine girdim 😛 Ama asil üye değilim. Denetçiyim sadece :)) Bakalım bu kantin konusunda umarım en azından bir parça başarılı olabilirim.

Posted in  Kategorisiz, Günlük   No Comments »

Vee ilkokul

September 28th, 2015

Barış artık 1. Sınıfta.

2 senelik çileli bir okul arayışından sonra sanırım iyi bir okul ve iyi bir öğretmen bulduk. İlk izlenimler gayet iyi. Umarım yanılmıyorumdur. Ama en azından Çengelköy de bizim adrese çıkan okulda ilk gün yaşananlar ile kıyaslayınca gerçekten çok fark var. Huzurlu bir ilk gün geçirdik. Mutluyum arkadaş :)

Posted in  Günlük   2 Comments »

Düzce, Samandere

April 27th, 2015

Bu senenin ilk kampına ancak bu haftasonu çıkabildik. Gene amaç çocuklu ailelerle birlikte keyifli bir haftasonu olduğu için Kampa gidelim mi baba gurubu ile gittik. 25 çadır kadar vardık. Amacımız Kocayayla’ya çıkmaktı ama yollar kar nedeni ile kötü durumda olduğundan samandereye kadar gidebildik. Artık kendimizi bir parça tecrübeli çadırcılar diyebiliriz sanırım. Çünkü bu sefer çok daha kısa sürede hazırlanıp çok daha kısa sürede yerleştik. Ve yürüyüşe çıkmadan önce güzelce güneşlenip keyif yapacak zamanımız da oldu. Hatta ben resmen istakoz gibi oldum. Kıpkırmızı yüzle gezdim bütün haftasonu. İlk gün biraz yukarılara çıktık. Biraz yamaç tırmandık (daha çok çocuklar tırmandı) biraz ağaca çıktık, biraz da kütük üstünde denge çalışması yaptık. Bol bol dağ havası aldık. Her yerden fışkıran şifalı doğal sulardan içtik. Çadırımıza komşu olan Bülent abiden çok güzel yenebilir bitkiler dersleri aldık.

Kampa dönüşte, tecrübeliyim ya artık önceden hazırlanmış organik tavuklu pilavımızı ısıtıp yedik. Çünkü yürüyüşten sonra yemek yapmak ile uğraşmak eziyet gibi geliyor insana. Böyle çook daha lezzetli geldi tabi bana. Barış o kadar yürüme ve tırmanın üzerine sanki hiç yorulmamış gibi gene arkadaşları ile tepinip durdu etrafta. Gene kankalar yaptı kendine. Gene her kampta olduğu gibi gözden kaybolup gitti. Her yarımsaatte bir şöyle bir görünüp kayboldu. Şehir de olsak 5 dk gözümün önünden ayrılsa panik yapan ben, doğada gerçekten hiç ama hiç kaygılanmıyorum. İnsan faktörü yok ya ondan sanırım. Nasıl olsa 6 yaşına geldi. Artık doğada ne kadar uzağa gidip nerelere gidilmeyeceğini de öğrendi. İçim çok daha rahat.

Akşam yemeği, çay, sonrasında ateş başı falan derken her zamanki gibi Barış ve benim saat 8 de pilimiz bitti. Barış 8 de çadıra girdi. Canavarlı tulumunuda giyip yattı. Ben de hesapta kitap okuyacaktım. Ama 1 saat sonra bende gitmişim. Yıldıray ise gece 2:30 a kadar ateş başında kakara kikiri takılmış beyler ile. İçkiler içilmiş muhabbetler edilmiş. Hayat ona güzel. Gece uykutulumlarımız, şişme yatağımız ve polarlarımız sayesinde üşümeden konforlu bir gece geçirdik. Çadırın 2 kişilik olması yayla gibi yerlerde avantaj sağlıyor. Büyük çadırlar nefesiniz ile ısınmadığı için üşüyorsunuz. İki kişilik çadırda 3 kişi gayet güzel uyuduk.

Sabah 7:30 hoop hortladık tabi. Kahvaltı yapıldı. Yan çadırdan ikramlar geldi, ikramlar gönderildi. Saat 10:30 a kadar gene keyif yapıldı. Sonrada köy yürüyüşüne çıktık. Bir tatlı yağmur bastırdı. Bizim yağmurluklarımız çantadan çıkarılıp giyildi. Tertemiz yağmur havası bol bol içe çekildi. Bülent abi bize Hodan (Kaldirik) otonu tanıttı. Bir torba dolusu topladık birlikte. Akşama yumurtalı Hodan yapacağım. İlk defa yiyeceğiz. Çok şifalıymış bu ot. Ve çok da lezzetli.

Dönüşte gene yemek yedik ve artık çadır toplama zamanı geldi. Hızlıca toplandık. Dönüş yolunda Şimşirlik e uğramadan edemedim. Sezgin ablaya süpriz yaptık. Oranın o samimi ve sıcak havasını çok kısa da olsa içimize çekip az da olsa özlem gideririz dedim. Ama özlemim daha da arttı. Kısacık an yetmedi. Dere, Ördekler, Dobrovski, Şevfik ve en çok da Şimşir içime işledi. Sonra en kısa zamanda Şimşirlik Alabalık tesislerine çadırla gelmeyi yazdım tekrar kafama ve yola çıktık.
Bir nefis haftasonu daha bitti. Ama maceralar yeni başlıyor. :))

Not: Biz bu gezi de sadece doğaya odaklanmak istediğimizden fotoğraf makinesi getirmedik. Fotoğraflar gezideki diğer arkadaşlardan.

Posted in  Günlük   No Comments »

Öpücük oyunu

March 23rd, 2015

Canım oğlum. Haftasonu yürüyen merdivende bulduğumuz minik bir öpücük oyunu bu sadece. Önce yanaklardan sonra gıdıktan en sonda dudaktan öpüyorum seni sadece. Her öpücükten önce de komik bir sesle “bu yanaktan öpceemmm, sonra bu yanaktan öpceeemm” diyorum. Ve sen kahkahalara boğuluyorsun ya, bayılıyorum sana. Hatta sık sık tekrar ettirip bununla da yetinmeyip arkadaşlarına “baakın biz annem le çok güzel bir oyun bulduk. Anne onlara da yapsana” diye bir de etrafa reklam yapıyorsun yaa. Bitiyorum sana :) Bu ikimizin arasında güzel oğlum. Sen izin verdiğin sürece devam edecek bir oyun. Biliyorum bu zamanlar çok değerli. Çünkü çok yakında “aman anneeee” diye kaçacaksın benden. Ben de o zamana kadar öpücem öpücem doyamayacağım :)

Posted in  Günlük   No Comments »

Canım oğlum

October 13th, 2014

Henüz 6 yaşına bile girmemiş olmana rağmen, senin hakkında övgü dolu sözle duyuyorum. Bugüne kadar bu övgüler yakın çevremden ve öğretmenlerinden geldiği için açıkçası çok da önemsemedim. Bütün çocukların bu şekilde övüldüğünü düşündüm hep. Ama bu aralar yeni başladığın okulundaki annelerden tek tek senin ile ilgili minik hikayeler duyuyorum. Ne kadar duygu yüklü olduğun, hassas ama aynı zamanda koruyucu olduğun, yaşından çok çok daha olgun olduğun hakkında. Zayıf ve korkan arkadaşına yardım ettiğin, oyuncak değiş tokuşuna ön ayak olup sorumluluk aşıladığın, kedilerinden ablam abim diye bahsedip hayvan sevgisini öğrettiğin, haksızlığa asla gelemeyip hep haksızlığa uğrayanı koruduğunu anlattılar. İnanılmaz gurur duydum canım oğlum. Seni çok seviyorum. Her zaman da seveceğim. Bu övgüler sevgimi arttıramaz çünkü seni her koşulda zaten çook seveceğim ama açıkçası bu gün ilk defa gururdan gözlerim doldu. Hep böyle kal olur mu :)

Posted in  Kategorisiz   No Comments »

Artık bizim köyümüz Şimşirlik

August 2nd, 2014

Bu bayram çadır ile bir yerlere kaçmak istedim. Ama denize kıyısı olan her yer çin plajlarından farksızdı. Bu nedenle sessiz sakin, doğa ile baş başa bir yer arayışına girdim. Kısa bir arayıştan sonra Şimşirlik Kamp Alanı ve Alabalık Tesisleri‘nde karar kıldık.

Daha önce Kocayayla ya çıkarken önünden geçmiş ve görüntüsü çok hoşumuza gitmişti. Düzce’de Samandere şelalesi yolu üzerinde dere kenarında şipşirin bir mekan. Güzel bir köy evi ve güzel kocaman bir bahçe. Sonradan sahibesi Sezgin Türk abla ile sohbet ederken sadece bahçeden ibaret olmayıp oldukça büyük bir alanı olduğunu öğrendik. İstersenz tamamen doğanın içinde de kamp kurmanıza imkan veriyor mekan. Bizim gibi çocuklu bir aile iseniz bahçede, imkanlara daha yakın olabilir yada geldiğimizde orada olan gençlerden oluşan gurup gibi derenin diğer tarafında ağaçların altında da kamp kurabiliyorsunuz. Böylece hem doğayı doyasıya yaşıyorsunuz hem de medeniyet elinizin altında oluyor. Ördekler, tavuklar, kediler, köpekler bir sürü dost var. Hayvanları seviyorsanız ve çocuğunuz da doğa ile bütünleşsin istiyorsanız harika bir mekan.

Akşam geldiğimiz mekanda ilk olarak çadırımızı kurduk. Sonrada yanımızda getirdiğimiz nevalemiz ile akşam yemeğimizi yedik. Akşam dere kenarında müessesenin ikramı ( ki bu ikramlar hiç bitmedi :) çok hoş bir sürü süpriz vardı ) çaylarımızı içtik. Sezgin ablanın yardımcısı Selim bey bize ateş yaktı. Derenin şırıltısına ateşin çıtırtıları da eklenince Barış fazla dayanamadı ve uyumaya çadıra çekildi. Ben de o uyuduktan sonra ateş başı keyfini kısa bir süre sürdürüp uykuya yenik düştüm.

Gece oldukça konforluydu. Dere kenarı ve ağaç altı olmasının avantajı ile oldukça serin hoş bir hava vardı. Çadırın içide serindi. Gece Şimşirlik’in bekçileri Şimşir, Dobrovski ve Kral bekçilik görevlerinin başına geçtiler. Şimşir bizim çadırın kişisel koruması idi. Bütün gece çadırımızın kapısının önünden ayrılmadı. Arada havlayarak bize orada olduğunu hatırlattı. Gece tuvalete kalktığımda suratındaki gururlu ve marur hava o kadar hoştuki kafasını okşamadan edemedim. Görev edinmiş kampçıları korumayı :)

Sabah Sezgin ablanın hazırladığı nefis köy kahvaltısı ile başladık güne. Biraz miskinlikten sonra bizim neyimiz eksik bir de denize girelim diye çıktık yola. Sezgin abla size harita ve Düzce tanıtım kitapçığı verdi. Bir de denize girilecek yer önerdi. Biz de Karaburun’a doğru yola çıktık. Karaburunda tam da tahmin ettiğimiz gibi oldukça kalabalık bir saatlik deniz sefası yaptıktan sonra. Tahirli şelalesini gezdik. Şelale küçük olmasına rağmen Yolu çok hoştu. Henüz insan eli çok deymemiş doğal minik bir şelale Tahirli.

Akşam Tesise dönüp alabalık yedik. Selim oldukça güzel hazırlamıştı. Bir de yanında gene ikram zeytinyağlı taze fasulye ooh mis :)

Ertesi gün dere de yüzmeye karar verdik. Bizden önce gelen Akut gurubunun yaptığı mini gölette yüzdük. Birbirimizi ıslatıp serinledik. Böylece ilk defa derede yüzme zevkini tattım.

Akşam da kısa bir yürüyüşe çıktık. Aslında amaç 4 km sonundaki köye olaşmaktı ama yol hep yokuş olunca 2 km çıkabildik. Bütün yol boyunca Dobrovski bize eşlik etti. Bizi ineklerden korudu 😛 Ama inek sayısı çoğalınca bir ara ortadan kayboldu. Biz çağırınca da dili bir karış dışarıda koşa koşa geri geldi :) Yol gene çok keyifliydi. Ormanın ve derenin kenarından yürüyüş maceralı ve serindi. Araba yoluna çıkınca yokuşlar arttı işte o noktada geri döndük.

1-2 gün kalacağız diye gelip 3 gece kalıp daha da doyamayarak mutlaka yakın zamanda tekrar geleceğiz diye ayrıldık. “Kışın da çok keyifli oluyor. Gelin odalarımızda kalırsınız. 24 saat soba yanıyor. Karda burası ayrı güzel oluyor. Kestane de yaparız sobada” dedi Sezgin abla. Kesin baharda ve kışın da geleceğiz. Herkese tavsiye ederiz.

Posted in  Günlük   1 Comment »

Atatürk Arboretumu

July 26th, 2014

Yeşil minik bir kaçamak. Biz çok beğendik. Bir kaç km orman yürüyüşü ve sonrasında gölde dinlenmek. Sarıyer tarafına yolu düşenlere tavsiye ederim. Gerçekten insanı dinlendiriyor. Üstelik artık haftasonları da üye olmayanlar girebiliyor.

Yol tarifi:

https://www.google.com/maps/preview?ll=41.178546,28.99196&z=14&t=m&hl=en-US&gl=US&mapclient=embed&cid=4147754809230111440

Posted in  Kategorisiz   No Comments »

Şile Çadır kamping macerası

July 13th, 2014

1,5 aydır, 3 günlüğüne denize kıyısı olan, kısa mesafede bir kamp istiyorduk. Ama haziran ayında hava her haftasonu bozduğu için bir türlü gidemedik. Sonunda havanın düzeldiği ilk haftasonunda yani temmuzun ortasında muradımıza erdik. Şile de Sahil Kamp istanbul‘u seçtik. Cuma saat 10:00 da çıkmayı planlayıp gene saat 11:00 de evden çıktık. Kampa vardığımızda saat 13:00 olmuştu. Havanın mevsim normallerinin 7 derece üstüne çıktığı gün olduğunu düşünürsek, öğlenin ortasında çadır kurmak için cebelleşmenin ne kadar sancılı olacağını hesap edememişiz. Saat 14:00 de çadır kurulmuş herşeyi hazırlamıştık. Ama gel görki Yıldıray da ben de nerdeyse baygınlık geçirecektik sıcaktan. Üstelik çadırı kurduğumuz yer çam ağaçlarının altıydı. Yarım saat “ay nefes alamıyorum” ” oy başım çatlıyo” sızlanmalarından sonra ikimizde gölgeye kaçıp birer de ayran içince kendimize geldik.

İlk gözlemimiz, inin cinin top oynadığı idi. Hatta Yıldıray ” bu kadar tenha yerde ben durmam” dedi. Ben her zamanki polyanna tavrım ile “Bugün cuma. Daha insanlar işte. Akşam dolar” dedim. Ama bir yadan da kimse gelmezse Barış çok sıkılır diye de düşünüyordum. Çocuk olmazsa kampın anlamı kalmazdı ki. Kamp demek bizim için özgürlük demek. Barış arkadaş bulacak. Deli tepelek oynayacak, biz de onu hiç dert etmeden keyif çatacağız. Kamp dediğin budur :)

Cuma gecesi, harika bir dolunay vardı. Yürüyüş yaptık, Kayalıklara çıkıp güneşi batırdık. Dalgaları dinledik falan. Barış yatıncada ateş başı keyfi yaptık. Tenhalığın keyfini sürdük. Cuma gecesi insanlar akın akın gelmeye başladı.

Cumartesi günü, o tenha dediğimiz yer iğne atsan yere düşmeyecek hale geldi. Ramazandan dolayı boş olur diye hayal ettiğimiz yeri meğer ramazan hiç etkilemiyormuş. Barış arkadaşlar buldu. O andan sonra sadece yemek yemesi için çağırıldı. Gerisinde karabatak gibi bi göründü bir kayboldu.  Kalabalık sadece iki şey dışında çok da rahatsız etmedi aslında bizi. Motorcu bir guruptaki gür sesli, ota boka bağıran abi ile şeltoks ailesi. Motorcu abiler benim kabulüm. Sonunda onların da mekanı kamp. Ama çadır kampa gelip, eline şeltoks şişesini alıp, çadırın etrafına bir şişe şeltoksu boşaltıp sonra hızını alamayıp 10 dk sonra ikinci tura da başlayınca, ben de şalter attı. Görevliye gidip “böcek ilacı sıkıyorlar.” diyince gidip uyardı eleman. üçüncü turu olmasını böylece engelledik sanırım. Ben o andan itibaren mimledim ya o aileyi artık ne yapsalar boş. Bir de üstüne 5-6 yaşlarında oğlullarının eline ipad verdiler tam oldu. Yaw arkadaşım sizin ne işiniz var çadırda. Gidin alışveriş merkezine. Hem orada böcekte yoktur. Bol bol elektrik akımı ve radyasyonda var. Doya doya beslenin değil mi ? Çok kızdım çok :) Neyse zaten cumartesi akşamı gelip pazar öğlen olmadan gittiler. İlginç bir aileydi yani.

Neyse işin özü Sahil Kamp İstanbul, elemanlarının içtenliği, mekanın İstanbul’a yakınlığı, kum plajı ve çam ağaçlarının altına çadır kurulabilmesi ile gidilesi bir yer. Ancak biraz bakımsız. Elemanlar ellerinden geleni yapsa da hijyen takıntısı olanlara tavsiye etmem. İstabul da hem ağaç hem de deniz olsun diyip de gidebileceğiniz başka yer varsa denerim, raporumuda veririm :)

Posted in  Kategorisiz   No Comments »

İlkokul bulma çilesi

June 12th, 2014

Barış 5,5 yaşına geldi. Ve ilkokul çilemiz başladı. Ben, anasınıfı öğretmeni ve pedegokumuz ilkokula başlamasını uygun görmüyoruz. Bu nedenle ilkokula gideceği okulun hazırlık (anasınıfı) kısmına başlatmak istiyorum. Tabi aynı okulda devam edip ilkokula da orada devam etmesi benim için önemli. Çünkü o kadar çok okul değiştirdik ki maymun gibi oldu çocuk. Artık 5 sene aynı yerde okusun istiyorum. Ama anladım ki bu ülkede bu çok zor. Şansımı zorluyorum. Şimdilik 5 tane ilkokulla görüştüm. Kısa kısa özetliyorum diğer annelere de azıcık rehber olsun diye.

Çengelköy İlkokulu (Havuzbaşı)
Küçük eski bir okul. Havuzbaşı parkının tam yanı. Şimdiki müdür yardımcısı ile konuştum. Atamalar belli olmadan hiç birşey söyleyemeyeceğini söyledi. Yani okul yarım gün mü, tam gün mü , yemekhane olacak mı olmayacak mı ? hiç birşey belli değil. Herşey havada. Orayı es geçip haftaya tekrar gitmeye karar verdim. Halbuki eşimin annesi, dayısı ve eşim orada okumuş ilkokulu. Nostaljik bir durumumuz da var dı 😛

Anadolu Hisarı ilkokulu
Okulun kapısından girdim, bahçe şirin, tam derenin kenarı, içerisi temiz. Öğretmenleri gözüm tuttu. Okul oldukça küçük. Buraya kadar gayet güzel. Müdürün yanına çıktım. Daha bilgi almaya yeni başladım ki iki lafından biri para olmaya başladı. Bağış diyor başka birşey demiyordu. kayıt olurken 500 TL ile (ki bir ara 600-700 kurtarmaz dedi) 2500 TL arası bağış alınacak dedi. Zorunlu yani. Öyle içimden geldi falan değil. Bir baktım resmen okul hakkında konuşmuyoruz resmen pazarlık ediyoruz. Bir devlet okulunda bu kadar para lafı dönmesi midemi bulandırdı. Hızla çıktım.

Kandilli İlkokulu
Tam iskelenin yanında, küçük bir okul gene. İçeri girdim, duvarda sıra sıra eski sultanlar, en sonada küçücük Atatürk resmi koymuşlar ??? Buradan başladım kıllanmaya. Müdürün odasına girdim. Müdür masada çekirdek çitliyor. Hadi buna da tamam dedim içimden. Baya bildiğin badem bıyıklı, ben anasınıfı dedim ve lafı ağzıma tıkayıp “anasınıfımız yok” dedi. Ben bastırarak “Burası ilkokul değil mi ?” dedim. Oda ısrarla “anasınıfı için yerimiz yok” dedi. O zaman ben de “size iyi günler” dedim ve içimden ” zaten olsaydı da gelmezdim” dedim ve çıktım. Töbe estafurullah yaa. Ulan adam ufacık çocukları okula başlatıyor bir hazırlık sınıfı bile yok.

Neyse gelsin sıradaki okul…

Kuzguncuk İlkokulu
Okul gene sahilde. Küçük bir yokuş tırmandıktan sonra tabelaya bir baktım Kuzguncuk Ortaokulu. “Haydaa burasıda mı ortaokul oldu.” derken allahtan az daha ilerleyince ilkokul yazısını gördüm. Neyse henüz ilkokulu kaldırmamışlar. Meğer bu sene ortaokul kısmı da ilkokul olacakmış. Sevindim hadi bakalım. Bahçeye girdim. Bina oldukça eski. Ama çok güzel. Üst bahçe çok cici. Ağaçlar var. minik bir çardak. Aşağıda asıl bahçe var. Orası da bütün okullar gibi beton ama en azından duvarlarında çok cici resimler var. Meğer seneler önce okulda çekilen bir dizi sırasında o resimler yapılmış. Ve bozmamışlar. Çocuklar bahçede oyun oynuyorlar. Hepsi gayet keyifli. İçeri girdim. Müdüre ile tanıştım. Çok düzgün bir bayan. Ayak üstü ufak bir muhabbet yaptık. Hiç bir okulun müdürü yada müdüresi bu kadar sıcak muhabbet etmemişti benimle. Kanım kaynadı resmen. AMAaaaa süpriz cümleyi kurdu “Atamalar henüz çıkmadı ve benim burada kalıp kalmayacağım henüz belli değil. Bir kaç gün içinde belli olacak. Ben kalmayı istiyorum. Hatta okulu sabah 9:00- öğlen 16:00 yapacağız . Şuan 14:00 e kadar. ama etüt ile uzatmayı planlıyoruz” ben içimden göbek atıyorum. Ay ne olur gitmesin kalsın. Saatler süper çünkü. Bana acayip uyuyor. “İsterseniz anasınıfına inip bir gezin” dedi. Gittim baktım.  Bahçede ana binadan ayrı küçük bir bina yapmışlar. Anasınıfı öğretmeni güler yüzlü. Sınıf temiz güzel. Yani uzun lafın kısası bu okulu kafaya yazdım. Haftaya tekrar gelip müdüre hanım değişmemişse hemen ön kayıt yaptıracağım. Hadi hepbirlikte dua edelim. Dua ya kaldı ya işimiz.

Hadi oradan da çıktım. E madem başladım. Zamanım da var bir de Beylerbeyi İlkokuluna bakayım dedim

Beylerbeyi İlkokulu
Okulun bahçesi büyük güzel. Yan tarafta “meyve bahçemiz” yazan ufak ama şirin bir yeşil alan var. Anasınıfı binası anaokuldan ayrı. Müdür ile konuşmadan önce oraya da bir göz attım. Ama içeri giremedim. Öğretmenler suratsız. İzin vermediler. Neyse müdürü buldum. Müdürün odasında televizyonda namaz kılmanın inceliklerini anlatan bir program açık. Müdüre klasik girişimi yaptım. “Oğlum 2009 Ocak doğumlu. Anasınıfına başlatmak istiyorum. Tabi sizden de fikir almak isterim. Siz ne dersiniz” diğer okulların hepsinde aynı cevabı almıştım. “Yaşı küçük direk anasınıfına alırız” demişti hepsi. Ama bu müdür aldı kalemi kağıdı eline “hıımm 68 aylık. ilkokula alacağız.” Haydaaa, Ben ” ama bu sene bize bırakmamışlarmıydı bu seçimi. Ben göndermek pek istemiyorum.” “O zaman dilekçe verirsiniz” Hay allahım. Tamam dedim veririm dilekçe. Okuldan bahseder misiniz ? Başladı bana gene hesap kitap yapmaya. Aylık 100 TL alıyoruz, Halkoyunları var 30 TL, iki ayda bir yemek sırası size geliyor oda var. Ivır zıvır size 2500-3000 TL ye patlar. Hay ya sabır. Yaw ben sana kaça patlar mı dedim. Klima mı alıyorum senden. Okul diyorum okul. Saatleri nedir ? neler yapılır ? nasıl olur ? Ya sabır. Sonunda sabah 9:00 – 14:00 saatleri arasında olacağını öğrendim anasınıfının. Ve “oo bana saatleri hiç uymuyor. Ben çalışıyorum” dedim ve gene kaçarak uzaklaştım. Öğretmenlerin bir çoğunun başının kapalı olması da ayrıca dikkat ettiğim şeydi. Başının kapalı olması aslında benim açımdan sorun değil ama açıkçası gözlemlediğim şu ki okulun genel tavrını o sayıdan anlayabiliyorsun.

Yarın da Çamlıca ilkokuluna gideceğim bakalım orası nasıl ?

Of çok zor bu işler yaaa…

Posted in  Günlük   2 Comments »

Kocayayla da çadır keyfi

May 6th, 2014

Geçen yaz kısacık bir karavan macerası yaşamıştık. O kadar hoşumuza gitti ki acaba daha da ileri gidip “çadır da kalabilir miyiz ?” diye düşündürttü bize. Ben zaten, hep bir imrenme ile “Kampa gidelim mi baba ?” gurubunu takip ediyordum. Ama yapabileceğimize emin değildik. Karavan o kadar çok keyif verince ” yaparız bee..” diye pek bi gaza geldik.

Başlangıç seviyesinde bir kamp olan koca yaylayı gözüme kestirdim. Araba ile gidiliyor olması, Sadece 1 gece kalınıyor ve kamp kurulacak yere araba ile gidiliyor olması artılarıydı kampın. Baktık yapamıyoruz geri döneriz ne yapalım diye düşünüyordum.

Kamp günü yaklaştıkça bende bir telaş başladı. Başladım listeler yapmaya. “Aman birşey unutmim,” “rota nasıldı ? “, “ne yiyeceğiz yahuu” diye hop oturdum hop kalktım. Görende 1 aylığına gidiyoruz sanır. Çadır yok, uyku tulumu yok. Neyseki organizasyonda bunlarıda düşünmüşler. Kiralayabiliyorsunuz malzemeleri. Bir çadır, 2 uyku tulumu ve 2 mat kiraladık. Kiralar oldukça uygundu. Çadır 30 TL. Mat ve uyku tulumu adet 20 TL. Organizasyon içinde 40 TL aldılar kişi başı. Toplam 150 TL ye kampa hazırdık.

Bir gün önce sandviç, börek ve diğer yiyecekleri hazırladım. Pişirmek için çok fazla şey almadık yanımıza. Piknik tüp ve bir çelik tavamız vardı çünkü sadece. Aslında sonradan keşke çorba da yapsaymışım akşam içmek için dedim. orada ısıtır içerdik. Artık bir daha ki sefere

Gece üşürüz korkusu ile battaniler, portatif sandalyeler, çizmeler, bir sürü yedek kıyafet, Yere sermek için örtü ve abartıp yastıkları da aldım .Tam teşekküllüydük . Bu sayede baya konforlu bir uyku uyuduk çadırda.

Sabah 6:00 da kalktım. Kedilerin maması, balıkların yemi kontrol edildi. Son bir kontrolden sonra Barış’ı uyandırdık. O arabada uyumaya devam eder diyorduk ama çok heyecanlıydı ve zınk diye kalktı ayağa ” hadi kampa gidelim” diye zıplamaya başladı. 6:30 gibi yola çıktık. Veee 6:40 gibi eve geri dönüp unuttuğumuz şeyleri alıp  6:45 de bu sefer sahiden  yola çıktık.

Yol keyifliydi. Tam kararlaştırılan saatte buluşma yerindeydik. Samandere şelalesinin biraz ilerisinde şipşirin bir konaklama yerinde saat 10:00 buluştuk. Köy kahvaltımızı yaptık. Akan suya bol bol taş attık (Çocukların aktivitesiydi. Durdurmak na mümkün) Gitme zamanı gelince de Barış’ı oradan koparmak zor oldu. “Oğlum çadırımızı kurmaya başka yere gideceğiz” diyince ancak ikna oldu. Çadır sihirli kelime :)

Kısa bir toprak yol macerasından sonra (bir ara “araba burada kalırmı ?” korkusu yaşadıktan ve ufak çaplı “la yolların böyle olacağını niye söylemedin?” krizinden sonra. Ki ne bekliyorsa yaylaya çıkarken şehir çocuğu … otoban olacaktı herhalde) Kamp alanımızı vardık.

O kadar güzeldi ki dilim tutuldu. Koskocaman bu zamana kadar görmediğim büyüklükte çam ağaçlarından bahsediyorum. Dört bir taraftan duvar gibi çevrelemişler küçük bir ovayı. Minik minik dereler akıyor yanlardan. Kuşların ve rüzgarın sesinden başka hiç ses yok. Huzur işte budur dedim daha o dakika.

Ortamı görünce Yıldıray’ın içindeki doğa insanı çıkı verdi kafesinden. Bir anda endişeler, korkular silindi. Alpay Oğuş’un önderliğinde yarım saat içinde çadırları kurup yerleşmiştik bile. Daha 15 dk. geçmeden barış derelerden birine girip yüzmeye karar verdi. Hava 15-16 derece, su bildiğin dağdan inen su, buz gibi. Benim hemen Türk anası damarım kabardı. “yapma etme” demeye başlamıştım ki Alpay gelip “karışma” diye uyardı. “Üşümez merak etme.” Ama benim bunu idrak etmem yarım günümü aldı. Halbuki gerçekten sırtı ve göğsü çok ıslanmadığı sürece vucut sıcaklığını koruyor. kollar bacaklar ne kadar ıslak olsa da rahatsızlık hissetmiyorsa çocuk (ki hiiç umurunda değildi Barış’ın) hiç birşey olmuyormuş. Bunu da öğrendim. Bir adım daha attım doğal annelik konusunda. Alpay kontrol etti. Göğsü ıslak ama sırtı kuruydu “birşey olmaz” dedi. Ben de Barış derede oynarken kayaya çarpıp ağlayıncaya kadar karışmadım. Sonra anadan uryan soyup çadıra gittik.

Bu üşüme olayına alışmam yarım günümü aldı. Baya savaş verdim içimde. Vee doğa kazandı. Bir daha ki kampta “saldım çayıra mevlam kayıra” felsefesi ile hareket edeceğim.

Yaklaşık 1 saat sonra yürüyüşe çıktık. Başta normal yoldan laylaylom başlayan yürüyüş, minik göl, yayla evleri  ve çayırdan yuvarlanmaca ile süper eğlenceli devam etti. Sonrasında “maceralı yol mu yoksa sıradan yol mu ” sorusu ile hepimizin “maceraaaa” diye cevap vermesi ile çetrefilli bir dağ tepe tırmanışına döndü. Toplam 9 km kadar yürümüşüz. Dönüştü yorgun ama garip bir şekilde dinçtim.

Yemek yapıp yedik. Biraz dinlendik. Sonra gece ateş başında mısır patlattık. Ateşten sıçrayan minik közler beni bulup iki kere beni de közledikten sonra bütün çocuklar ufak ufak uyku moduna girdi. Barış saat 9 da “anne uykum geldi” dedi ve çadıra gittik. Ben Barış ile birlikte yattım. Yıldıray 12 ye kadar ateş başı muhabbeti yaptı. Barış ve Yıldo oldukça keyifli uyudular. Ben biraz üşüdüm ama sanırım oda psikolojikdi :)

Ertesi gün hafif yağmurlu bir havaya uyandık. Kuşlar öyle güzel şarkı söylüyorlardı ki ukudamıyım uyanık mı karar veremedim. Meğer 4 Mayıs, Pazar sabahı “Uluslararası Şafak Korosu Günü” müş. O gün özellikle insanlar kuş seslerini dinlemek için toplanacaklarmış. Biz tesadüf eseri bu koronun en güçlü ve güzel olduğu yere gelmişiz. Bir mucize daha işte..

Barış’ın uyandığında bir yanında babası, bir yanında ben, dip dibe uyanmak çok hoşuna gitti. Doğrusu benim de :) Yağmur havayı biraz daha serinletmişti ama hazırlıklıydık. Yağmurlukları, polarları giydik ve sıkı bir kahvaltıdan sonra tekra yürüyüşe çıktık. Bu sefer direk dağ yürüyüşüne çıktık. Çok keyifliydi. Dönüş yolunda kaybolmuşuz gibi yapıp çocuklara “hadi yolu siz” bulun dediğimizde. Çok keyfilenip birden organize oldular. Önden tartışarak ama uyum içinde bize yolu gösterdiler. Kampı gördüğümüzde çocukların sevinçleri ayrı bir keyifti. Yağmur saat 12 ye kadar dinmeyince çadırlar ufak ufak toplanmaya başladı. Biz de öğlen yemeğimizi yiyip çadırı toplamaya başladık. Tam yağmur kesilir gibi olduğunda bir doğa mucizesine şahit oldum. Koca çamların üzerinden büyük bir hızla bir bulup çamları aşarak üzerimize öyle hızlı indi ki ben “aa yangın çıktı bir yerde galiba” diye bağırdım. Tecrübeli kampçılar baya bir güldü benim o halime. Müthiş güzel bir manzaraydı.

Hava muhalefeti yüzünden tahminimizden erken bitti ama çoook keyif aldık. 2-3 hafta sonra tekrarlamaya karar verdil. Hatta kendi çadırımızı satın alma planları yapıyoruz. Biz bu işi çok sevdik.

Posted in  Günlük   1 Comment »